Gümüş Patenler...
Hans ve Gretel, babaları bir sel felaketinde baraj duvarlarını sağlamlaştırmaya uğraşırken talihsiz bir kazaya uğrayan ve bunun sonucu olarak kendini bilmez bir şekilde yatan fakir bir ailenin iki çocuğudur. Babanın sağlığında ailenin maddi durumu orta halli hatta zengin sayılabilir. Çünkü; baba çok çalışmakta, zor günler için gereksiz harcamalardan kaçınıp sürekli para biriktirmektedir. Aile ayda bir altın ayırarak hem bir para kesesi, hem de eski bir çorabın içini doldurmuştur. Baba kazadan hemen önce bir arkadaşından şüphelenerek kimseye haber vermeden, uzun uğraşlar sonucu biriktirmeyi başardığı bin altını saklamıştır. Tam eşi Meitje’e sakladığı altınların yerini söyleyecektir ki, kendisinin tam on yılına mal olacak baraj duvarlarının tamiratıyla bizzat ilgilenmek ister. Ayrıca baba evden ayrılmadan hemen önce eşine birde saat vermiş, kendisinden bunu iyi saklamasını istemiş, eşinin şaşkınlığı karşısında saatin hikayesini dönünce anlatacağını belirtip aceleyle yola çıkmıştır. Ne var ki; o talihsiz kaza meydana gelmiş, babanın hafızasıyla beraber paralar ve sırlar da karanlığa gömülmüştür.
Bu olay esnasında Hans beş, Gretel ise iki yaşındadır. Çocuklar annenin olağanüstü gayretleriyle büyümüş, ailenin yaşam standardı ise iyice düşmüştür. Öyle ki ısınmak için turbaları, yemek için ekmeği zor bulmaktadırlar. Bu yokluk içerisinde Hans onbeş yaşında, yaşına göre iri ve gürbüz bir erkek, Gretel ise on iki yaşında, zayıf ve çelimsiz bir kız çocuğu olmuştur. Yaşadıkları kulübenin 1 km. ilerisindeki gölde buz üzerinde danseder gibi kayan çocukları gördükçe içleri gitmekte ama paten alacak paraları olmadığı için Hans’ın tahtadan yaptığı patenlerle idare etmek zorundadırlar. Ev işlerinden ve çalışmaktan arta kalan 1-2 saatlik zamanlarında, bu gıcırdayan tahta patenlerle kaymak en büyük zevkleridir. Yaşıtları onları küçümsemekte, fakir diye aralarına almamaktadırlar. Hans ve Gretel ise almış oldukları iyi terbiyeden ve çok onurlu olmalarından dolayı kimseye ne sıkıntılarını anlatmakta, ne de kimsenin yardımını kabul etmektedir. Sadece çok iyi yürekli bir kız olan Hilda ve en az onun kadar iyi yürekli Piyer onlarla ilgilenmekte, durumlarına üzülmektedir. Birkaç kez çocuklara yardım etmek istedilerse de bu çabaları boşa gitmiştir. Yalnız Hilda, Hans’ın kardeşine yaptığı çok güzel işlemeli ağaç kolyeden kendisine de yaptırmış, ancak bu yolla yardım kabul ettirebilmiştir.
Kasabada çok büyük bir paten yarışı yapılacaktır. Hans ve Gretel bu yarışmaya katılmayı çok istedikleri halde patenleri ve paraları olmadığı için katılamayacaklardır. Ancak Hans Hildaya yaptığı kolyeden elde ettiği parayla kardeşine bir paten alır. Kendisi de çok istemesine rağmen kardeşinin mutluluğu daha önemlidir. Hans kazananın gümüş patenlerle ödüllendirileceği yarışmayı ve ödülü düşünmeksizin Gretel’in mutlu olmasını istemiş, yarışmaya girmemiştir.
Bu esnada baba iyice saldırganlaşmış, bir keresinde eşi Meitje’i ocağa atmak istemiştir. Bir şans eseri Hans çarşıya giderken Hollanda’nın en iyi cerrahı olan Dr. Boehman ile karşılaşır. Dr. Boehman, Hans’ı ilk görüşte dilenci zannetmesine rağmen daha sonra çocuğun samimiyetine inanır ve babasının tedavisini kabul eder. Nitekim bir hafta geçmeden ameliyat gerçekleştirilir. Babanın hafızası yerine gelmiş, hasta iyileşmeye başlamıştır. Doktor bu işlem karşılığında hiçbir ücret kabul etmemiştir. Bu arada yarışlar yapılmış, Gretel kızlar arasında birinci olmuştur. Erkekler arasında da Hans, Piyer’in kazanması için uğraş vermiş ve bunda da başarılı olmuştur.
Baba kazadan önce eşine emanet ettiği ve saklamasını istediği saati tekrar görmek ister. Hastasını kontrol için gelen Dr. Boehman, saatin üzerindeki yazılar okununca şaşkına döner. Çünkü bu saat onun yıllar önce kaybettiği oğluna aittir. Ralf Brinker eşine ve doktora saatin sırrını anlatır :
Saatin üzerinde L.J.B. yazmaktadır. Kazadan hemen önce onbeş yaşlarındaki bir çocuk Ralf Brinker’in bindiği kayığa koşarak gelir ve kendisini bir iki km. ileriye götürmesini ister. Ralf Brinker kayıkçı olmadığını ne kadar söylediyse de dinletemez ve çaresiz çocuğu on km. kadar götürür. Çocuk cebinden çıkardığı saati babasına vermesini ister. Ayrıca babasının adresine mektup göndermesini, kendisini orada bulabileceğini söylemesini ister. Ancak hemen sonra meydana gelen kaza sonucu hafızasını yitiren Ralf Brinker’ın, iyileştikten sonra hatırlayabildiği tek şey Tom Hings diye bir isimdir. Tam bu sırada kapı çalmış, Piyer yanında iki arkadaşı olduğu halde içeri girmiştir. Ellerinde kırmızı bir kutu vardır. Kutuyu masanın üzerine bırakıp hastanın durumunu sorarlar ve kutunun Gretel’in kazandığı gümüş patenlere ait olduğunu belirtirler. Kutuyu inceleyen Hans, kırmızı deriden, gümüş işlemeli kutunun üzerindeki yazıyı farkeder. Dikkatlice bakıp Tomas Hings yazısını seslice okur. Piyer’in arkadaşlarından birisi Tomas Hings diye birini tanıdığını, O’nun Birmingham’da yaşlı bir deri ustası olduğunu söyler. Bunu duyan Ralf Brinker birden Dr. Boehman’ın oğlunun Birmingham da Tomas Hings ‘in yanına gideceğini anımsar.
Dr. Boehman’ın oğlu, babasının yanında stajyer olarak görev aldığı dönemde bir hastaya yanlışlıkla yüksek dozda ilaç vererek ölümüne sebep olduğu için kendini affetmemiş, bu yüzden de kaçarcasına kasabadan uzaklaşmış, daha önce babasının hastalarından biri olan Tomas Higs’in yanına Birmingham’a kaçmıştır. Tomas Hings’in yanında çırak olarak işe başlamış, bir usta olunca da ustası tarafından ortak alınmıştır .Kısa bir süre sonra ustası ölür ve fabrikanın başına kendisi geçer. Artık yeni patronun ismi Loran Boehman’dır.
Tomas Hings’in Birmingham’ da olduğunu öğrenen Dr. Boehman, oğluna kavuşmak için yakaladığı bu fırsatı değerlendirerek Birmingham’a doğru yola koyulmuştur bile. Tomas Hings’in fabrikasını bulur ve Loran’la karşılaşır. İlk görüşte birbirlerini tanıyan Boehman’lar birbirlerine hasretle sarılıp, bu on yıl içerisinde gelişen olayları ilk kez birbirlerinin ağzından dinlerler. Birbirlerine kavuşmanın verdiği mutlulukla kasabaya geri dönmek için yola çıkarlar. Brinker ailesinde ise hem Dr. Boehman’a olan gönül borçlarını ödemenin, hem de on yıldır çektikleri sefaletin, gün ışığına çıkan altınların bulunmasıyla sona ermesinin mutluluğu yaşanmaktadır.
Ralf Brinker, Loran’ın kasabada kurduğu yeni fabrikasında dolgun ücretle işe başlamış, Hans doktorluk eğitimi almak üzere doktorun yanında kalmıştır.
Yıllar sonra Hans ülkenin sayılı doktorları arasına girmiş,Gretel ise Hollanda’da güzel, ünlü ve aranan bir ses yıldızı olmuştur. Ralf ve Meitje Brinker mütevazi ve onurlu hayatlarına devam etmişlerdir. Loran Boehman ise ülkenin sayılı tüccarları arasında yerini almıştır.
Yıllar önce kendilerini fakir diye hor gören çocuklar ise; kurmuş oldukları ailelerinin geleceklerinden bile şüphelidirler.
Sonuç olarak unutulmamalıdır ki; insanlar fakir diye hor görülmemeli, dış güzellik yerine ruh güzelliğine bakılmalı ve her zaman ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmelidir. Yapılan iyiliklerin asla karşılıksız kalmayacağı bilinmelidir.
Disco Disco Partizani...(tıkla dinle)
...DISCO PARTIZANI <------ tıkla
Şarkı şimdi moda...
Shantel Türkiye de genci yaşlıyı ,tüm müzik severleri kıpır kıpır şarkısıyla coşturuyor....
Hazinedeki Paslı Teneke...(A.Nesin)
Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.
Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş.
Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.
Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.
Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.
Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
Saray Nazırı,
- Bu değil!.. demiş.
Vezir de,
-Bu değil!.. demiş.
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
-Bu değil, bu değil!.. demişler.
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.
Meyvelerin yaptıkları...
|
Çocuklar meyvelerin dünyasına hoş geldiniz. Yanlış duymadınız. Onların dünyası rengarenk ve çeşitli tatların olduğu bir yer. Nasıl mı?
Tatlısı, ekşisi, acısı hepsi birbirinden farklı lezetteler... Vücudumuzun %80’ inin su olduğu gibi meyvelerinde %80'i sudan oluşuyor. Demek oluyor ki, vücudumuzun su ihtiyacını karşılamak için mutalaka meyve yemeliyiz. Neymiş?...
Mutalaka meyve yememiz gerekirmiş... Neymiş? Vitamin deposu oldukları için hiç hastalanmazlarmış... |
|
Meyveler zeka küpüdürler...
Dolayısıyla meyve yiyen çocukda zeki olur. meyve yiyerek derslerine çalışan çocuk, sınıfta arkadaşlarından yüksek puan alır. ALINTI: ailem.com |








