ÇİRKİN ÖRDEK
Alıntı:
Hans Christian ANDERSEN
Çev: Tahsin Yücel
Tanrım, ne hoş havaydı o öyle, kırlar ne güzeldi!
Mevsim yazdı. Buğdaylar sarıydı, yulaflar yeşil.
Yeşil çayırlara demet demet kuru otlar yığılmıştı.
Bizim leylek baba uzun, kırmızı ayaklarının üzerinde
ağır ağır yürüyor, Mısırlıların dilini konuşuyordu,
anasından öğrenmişti bu dili. Tarlaların çevresinde
büyük ormanlar, ormanların ortasında derin göller
vardı; evet, kırlar gerçekten çok güzeldi. Bir eski
şato yükseliyordu güneşin altında, derin hendeklerle
çevriliydi, hendeklerde sular vardı. Dip duvarlarından
suya kadar, dulkadın otları uzanıyordu. Dulkadın
otları öyle bir boyatmışlar, öyle bir boyatmışlardı ki,
çocuklar en büyüklerinin ardında görünmeden
saklanabilirlerdi: sık ormanlar kadar yabanıl bir
yerdi burası, bir ördek buraya yuva yapmıştı;
yumurtalardan çıkacak yavrularının üzerinde kuluçkaya
yatıyordu, ama artık bıkmaya başlamıştı doğrusu;
haksız da sayılmazdı, ne zamandır sürüp gidiyordu
bu iş, kendisini görmeye gelenler de çok azdı;
öteki ördekler, kendisiyle konuşmak için tırmana
tırmana gelip bir dulkadın otunun altında kalmaktansa,
hendek sularında dolaşmayı yeğ tutuyorlardı.
En sonunda yumurtalar birer birer çatlamaya başladı,
"çıt! çıt!" diye bir ses duyuldu. Hay Allah, bütün
yumurta sarıları canlanıvermişler, başlarını çıkarıyorlardı.
"Vak! vak!" diyordu bizim ördek ana, yavru ördekler
de ellerinden geldiğince çırpınıyor, dört bir yana
bakıyorlardı yeşil yapraklar altından; anaları hiç
sesini çıkarmıyordu, gönüllerince baskınlardı… ne
diye ses çıkaracaktı, yeşil çok iyi gelirdi gözlere.
"Dünya ne kadar da büyük!" diyordu bütün yavrular;
haksız da sayılmazlardı doğrusu, yumurta içinde
kaldıkları zamana göre çok daha geniş bir yerdeydiler.
"Siz dünyayı burası mı sanıyorsunuz!" diyordu anaları.
"Bahçenin ötelerine, bahçenin ötelerinden de öteye,
buğday tarlasına kadar uzanır gider bu dünya, aman
ben hiç gitmedim o buğday tarlasına ... Neyse,
söyleyin bakalım, hepiniz tamam mısınız bari'!"
Kalktı baktı.
"Hayır, tamam değilsiniz daha", diye söylendi.
"En büyük yumurta duruyor; ne kadar sürer acaba'!
Bıktım doğrusu!" dedi, gene yattı.
Kocamış bir dişi ördek bir merhaba demeye gelmişti:
"Ne var ne yok?" diye sordu.
"Bir yumurta için yatıyoruz işte", dedi ana ördek;
"yavru yumurtayı delmiyor bir türlü; ama öbür yavruları
göreceksin, gördüğüm ördeklerin en güzelleri bunlar;
hepsi de babalarına, şu hiç yanıma uğramayan serseriye benziyor."
"Çatlamayan yumurtayı bir göreyim", dedi kocamış ördek.
"Aaaa ! Bir hindi yumurtası bu yumurta, inan bana!
O tuzağa bir kez de ben düşmüştüm; çok çekmiştim ufaklıklar
yüzünden, onlar sudan çok korkarlar. Tanrı inandırsın seni,
bir türlü suya girmeye razı edemiyordum; ne kadar homurdansam,
ne kadar sürüklesem boşunaydı, sözümü dinletemiyordum ...
Dur da bir bakayım şöyle ... evet, canım, evet, hindi
yumurtası bu yumurta; onu bırak beni dinlersen, bırak
da öteki çocuklarına yüzme öğretmeye bak."
"Olsun varsın, biraz daha yatarım, dedi ana ördek,
çoktandır yatıyorum nasıl olsa, daha da yatabilirim."
"İyi, iyi, sen bilirsin!" dedi kocamış ördek, çekip gitti.
Bir gün iri yumurta da çatladı. Yavru "cik! cik!" deyip çıktı;
hem iri, hem de çirkindi. Ana ördek baktı, baktı:
"Koskocaman bir ördek yavrusu işte", dedi; "ötekilerin
hiçbirine benzemiyor, gene de hindi yavrusu olmasa gerek;
her neyse, az sonra anlaşılır; ayaklarımla itince suya
girerse, tamamdır."
Ertesi gün hava çok güzeldi; yeşil dulkadın otları
üzerinde güneş parlıyordu. Ana ördek çoluğunu çocuğunu
topladı, hendeğin kıyısına geldi. Cup diye atlayıverdi
suya. "Vak! vak!" dedi, birbirleri ardından yavru ördekler
de daldılar; başlarının üzerinden sular geçiyordu, ama hemen
yüzeye geliyor, güzel güzel yüzüyorlardı; nasıl oynamak
gerekirse öyle oynuyordu ayakları, hepsi de sudaydı şimdi,
o çok çirkin, çok kocaman, külrengi yavru da onlarla
birlikte yüzüyordu.
"Yok, canım, yok, hindi mindi değil", dedi ördek;
"bak, ne güzel kullanıyor ayaklarını, hem de nasıl
dik duruyor! Bu yavru benim türümden! Ne olursa olsun,
iyice bakınca görülüyor, çok güzel bir yavru! Vak, vak!. ..
benimle gelin şimdi, gelin de dünyayı gezdireyim size,
sizi ördek avlusuna götüreyim, tanıştırayım sizi,
ama yanımda durun da ayaklarınıza basmasınlar,
kediden de sakının."
Ördek avlusuna geldiler. Korkunç bir gürültü vardı
burada, iki aile kavga ediyordu, bir yılanbalığı
başını paylaşamıyorlardı, sonunda bir kedi kaptı bu başı.
"Dünya böyledir işte," dedi ördek ana, gagasını oynattı,
bu başa kendisi konmak isterdi. "Hadi bakalım, oynatın
şu ayaklarınızı", diye seslendi, "hem de biraz çabuk olun,
oraya, kocamış ördeğin önüne gelince boynunuzu eğin;
en üstün ördeği odur buranın; İspanyol kanındandır,
bunun için de şişmandır, görüyorsunuz, ayağında da
bir kırmızı kurdele var; hoş şeydir kurdele, bir ördeğin
erişebileceği seçkinliklerin en yükseğidir, bu im ondan
vazgeçilemeyeceğini, hayvanların da, insanların da bunu
bilmeleri gerektiğini gösterir. Hadi yallah! Ayaklarımın
altına girmeyin, görgülü bir ördek yavrusu, anası babası
gibi, ayaklarını aça aça yürür. Güzel! Hadi şimdi boynunuzu
eğin de “vak, vak” deyin bakalım."
Her sözünü yerine getiriyordu yavruları. Öteki ördekler,
çevrelerinde toplanmış, onlara bakıyorlardı:
"Bak şu işe!" diyorlardı yüksek sesle. "Eski kalabalıklığımız
yetmiyormuş gibi, bir aile daha çıktı başımıza. Aman Tanrım!
Biri de ne kadar çirkin bunların! Yok, biz bunu istemeyiz doğrusu!"
İçlerinden biri havalandı, geldi, çirkin yavrucuğun boynunu ısırdı.
"Dokunma", dedi ana ördek, "kimseye bir şey yapmadı."
Yavruyu ısıran dişi ördek:
"Öyle, ama hem çok iri, hem çok çirkin, böylelerini alaya
almak gerekir", diye yanıtladı.
Ayağı kırmızı kurdeleyle süslü, kocamış ördek de söze karıştı:
"Çok güzel çocuklarınız var doğrusu, ana hanım", dedi.
"Hepsi de güzel ya şu yavru hiç güzel değil; onu yeniden yapasınız isterdim."
"Olanaksız, efendim", dedi ana ördek. "Güzel değil, ama huyu
çok iyi, ötekiler kadar güzel yüzüyor. Hem zamanla güzelleşir
bana kalırsa… Ya da biraz küçülür.
Yumurtasının içinde fazla kaldı da ondan böyle uygunsuz
oldu boyu." Tüylerini düzeltti. "Nasıl olsa bir ördek hem de",
dedi, "iriliğinin önemi yok. Herhalde güçlü bir ördek olacak,
bu da kendince bir yol tutturacak işte."
"Öteki yavrular pek sevimli doğrusu", dedi kocamış dişi ördek;
"kendi evinizdeymiş gibi davranabilirsiniz burada, bir yılanbalığı başı bulursanız, bana getirebilirsiniz."
Onlar da kendi evlerindeymiş gibi davrandılar.
Ama yumurtadan en son çıkan, öylesine çirkin olan zavallı yavru,
ısırıldı, itildi, kakıldı, alaya alındı, dişi ördeklerle tavuklar
yaptı bu işi. "Çok büyük, canım!" diyordu hepsi de. Hindi de
huysuzun biriydi, mahmuzlarla doğdu diye imparator sanırdı kendini,
yelken açmış gemiler gibi kabardı, zavallı yavrunun üzerine atıldı,
boğuk boğuk sesler çıkardı, kafası kıpkırmızı kesildi. Zavallı
ördek yavrusu, nereye sokulacağını bilemiyordu, böylesine
çirkin göründüğü, herkesin maskarası olduğu için çok üzgündü.
İlk gün böyle geçti işte, sonra durum günden güne büsbütün kötüleşti.
Herkes kovdu zavallı ördeği, kardeşleri bile çok kötü davranıyorlardı.
"Seni gidi çirkin ördek, iğrenç ördek, seni!" diyorlardı,
"Seni bir kedi kapsa da alsa götürse ne iyi olur!"
Annesi de:
"Çok uzaklarda olmanı isterdim!", diye söyleniyordu.
Ördekler ısırıyor, tavuklar gagalıyorlardı zavallıyı,
hayvanlara yem veren kız da onu ayağıyla itiyordu.
En sonunda, dayanamadı, çitin üzerinden uçtu; çalılıklar
içindeki küçük kuşlar ürktüler bunu görünce, havalanıp
kaçıştılar. "Çirkinim de ondan", diye düşündü yavru ördek,
gözlerini yumdu, koşa koşa uzaklaştı. Sonra büyük bir
bataklığa geldi, yaban ördekleri yaşardı burada.
Geceyi bu bataklıkta geçirdi, çok yorgundu, üstelik kederliydi de.
Sabah oldu, yaban ördekleri uçmaya başladılar, yeni
arkadaşlarını görünce de:
"Sen hangi tür kuşlardansın?", dediler.
Yavru ördek dört bir yana döndü, elinden geldiğince
güzel selamlar vermeye çalıştı.
"Doğrusu çok çirkinmişin", dedi yaban ördekleri,
"ama bizim aileden biriyle evlenmeye kalkmazsan,
bizim için farketmez."
Zavallıcık! Evlenmek usundan bile geçmiyordu,
sazlar arasında yatıp kalkmasına, birazcık bataklık
suyu içmesine izin versinlerdi de ne olursa olsundu,
bu kadarına razıydı.
Bataklıkta iki gün kaldı, sonra iki yaban kazı geldi
yanına, ikisi de erkekti, ikisi de çok gençti daha,
bunun için kaba konuşuyorlardı.
"Bizi dinle, arkadaş, dediler, öylesine çirkinsin ki
senden hoşlandık; bizimle birlikte gelmek, bizimle
birlikte gelip göçmen kuş olmak ister misin? Şuracıkta
bir bataklık var, bizim güzel kazlar orada, çiçeği
burnunda genç kız hepsi de, 'vak, vak!' demesini de bilirler.
Bu çirkinlik sende olduktan sonra, orada çok gönüller kazanırsın!"
Birden "bom! bom!" diye bir ses duyuldu. Yaban kazları
sazlıklar içine cansız düştüler, sular kandan kıpkırmızı
kesildi; "bom bom" sesi yeniden çınladı, sazlıklardan
yaban kazları havalandı; tüfekler yeniden patladı.
Büyük bir av vardı; küçük gölün çevresinde avcılar
toplanmışlardı, kimileri de kamışların üzerine doğru
eğilen ağaç dallarına çıkmıştı; koyu renkli ağaçlar
arasında mavi dumanlar, bulutları andırıyordu, asılmış
gibi duruyordu suyun üzerinde. Köpekler şapur şupur
suya girdiler! Kamışlar, sazlar dört bir yana eğiliyordu;
zavallı yavru ördek için çok korkunç bir şeydi doğrusu,
kanadının altına saklanmak için başını çevirdi,
bu sırada kocaman, hem de korkunç bir köpek dikildi
karşısına; upuzun bir dili vardı köpeğin; başını
ördeğe yaklaştırdı, sivri dişlerini gösterdi, ama
sonra dokunmadan uzaklaştı.
"Tanrıya bin şükür", dedi yavru ördek, içini çekti.
"Öylesine çirkinim ki, köpek bile ısırmadı beni."
Kamışlar arasında yağmur gibi kurşunlar yağıp tüfekler
gümbürderken kımıldamadan durdu.
Derken gün epeyce ilerledi, ortalık yatıştı, gene de
kalkmayı göze alamadı zavallı yavru, çevresine bakmadan
önce saatlerce bekledi, sonra bu bataklıktan elden
geldiğince çabuk uzaklaşmak istedi; tarlalar, çayırlar
içinde koştu, koştu, yel de öyle zorlu esiyordu ki,
güçlükle ilerliyordu.
Akşama doğru, ufak, yoksul bir köylü kulübesine vardı,
bu kulübe öyle eski, öyle bakımsızdı ki, hangi yana
devrileceğini bilemiyor, ayakta duruyorsa hangi yana
devrileceğini bilemediği için duruyordu. Fırtına da
zorlu mu zorluydu. Yavru ördek, fırtınaya karşı direnebilmek
için, kuyruğunun üstüne oturmak zorunda kaldı; gittikçe
kötüleşiyordu durumu; ama kapı menteşelerinden biri yok
olmuştu, bir aralık vardı, bu aralıktan kulübeye
girebilirdi; öyle yaptı.
Kocamış bir kadın yaşıyordu burada, bir kedisi, bir de
tavuğu vardı. Kedinin adı Fiston'du, sırtını kabartmasını da,
“mırmırlanma”sını da biliyordu, kıvılcımlar bile sıçratırdı ya
bunun için tüylerini ters yanından okşamak gerekirdi.
Tavuğun da küçük, bodur ayakları vardı, bunun için
Bastıbacak Kikeli derlerdi adına; iyi yumurtlardı doğrusu,
kadın da onu öz kızı gibi severdi.
Sabah oldu, yabancı yavru ördeği hemen gördüler, kedi
mırmırlanmaya başladı, tavuk da gıtgıdak etmeye.
"Ne var? Ne oluyor?" diye sordu kadın, çevresine baktı,
gözleri iyi görmezdi, yolunu şaşırmış, yağlı, şişman bir
dişi ördek sandı yeni geleni. "İşler tıkırında", dedi,
"ördek yumurtası da yiyeceğim; yeter ki, bir erkek
ördek olmasın! Her neyse, yakında anlarız durumu!"
Üç hafta konuk etti yavru ördeği, ama bir yumurta bile
geçmedi eline. Kedi evin efendisiydi, tavuk da hanımı,
"Biz ve dünya", deyip duruyorlardı hep, dünyanın yarısını,
hem de en iyi bölümünü kendilerinin oluşturduklarını sanıyorlardı.
Yavru ördek başka türlü de düşünebileceğini söylüyordu
ya tavuk hiç beğenmiyordu bu düşünceyi.
"Yumurta yumurtlamasını bilir misin?" diye soruyordu. "Hayır."
"Öyleyse kapat gaganı, otur oturduğun yerde."
Kedi de:
"Sırtını kabartmasını, mırmır etmesini, kıvılcımlar sıçratmasını
bilir misin?" diye soruyordu.
"Hayır, bilmem."
"Öyleyse kapat gaganı, aklı başında kişiler konuşurken sana söz düşmez."
Yavru ördek bir köşede kalıyordu. Keyifsizdi, bu yüzden
açık havayı, güneşin parıltısını düşünmeye başladı; sular
üzerinde yüzmek için görülmedik bir istek duydu; en sonunda
dayanamadı, tavuğa da açtı konuyu.
"Sana ne oluyor böyle?" dedi tavuk. Hiçbir şey yaptığın yok
da ondan böyle saçma, böyle delice isteklere kapılıyorsun.
Yumurtla, ya da mırmırla, sıkıntın geçer o zaman!"
"Ama su üstünde yüzmek çok güzeldir", dedi ördek yavrusu.
"Başımızın üzerinden sular sıçratmak, dibe kadar dalmak da
çok güzeldir!"
"Beğeniye bak!" dedi tavuk. "Delisin sen. Ben kediden daha
akıllı hayvan tanımıyorum, ona sor bakalım, su üzerinde yüzmeyi,
ya da diplere dalmayı seviyor mu? Hadi, ben kendimi
karıştırmayayım ya, hanımımızdan, kocamış kadından daha
akıllı kimse bulunmaz bu dünyada, istersen bir de ona sor.
Yüzmek, ya da başının üstünden sular sıçratmak ister mi acaba?"
"Siz beni anlamıyorsunuz", dedi yavru ördek.
"O ne biçim sözmüş öyle? Biz de anlamazsak kim anlar seni?
Hadi biraz alçakgönüllü davranayım, kendimi karıştırmayayım,
ama kediyle kocamış kadından daha akıllı olduğunu da ileri
sürecek değilsin ya! Delilik etme, yavrum, bırak bu delilikleri
de sana yaptığı iyilikler için ulu Tanrı'ya şükret. Sıcacık bir
eve kapılandın, bilgini artıracak bir topluluk buldun. Ama ahmağın
birisin, seninle arkadaşlık etmek hoş bir şey değil. Ben senin
iyiliğini istiyorum, inan bana, tatsız şeyler söylüyorum, ama
gerçek dostlar da böyle sözlerden anlaşılır, dost acı söyler,
bilirsin; yumurtlamaya, mırmırlamasını, kıvılcım sıçratmasını
öğrenmeye çalış, yapacağın en iyi şey budur."
Küçük ördek içini çekti:
"Anlaşılan ben uçsuz bucaksız dünyaya gideceğim", dedi.
"İyi ya, öyle yap", dedi tavuk.
Yavru ördek yola çıktı böylece; sular üzerinde yüzdü, diplere
daldı, ama çirkinliği yüzünden bütün hayvanlar onu küçümsüyordu.
Sonra güz gelip çattı. Ormanda yapraklar sarardı, bozardı. Yel
de tuttu kopardı bu yaprakları. Kuru yapraklar dört bir yanda
dansetti. Havalar soğudu; bulutlar, dolularla, karlarla yüklenip
ağırlaştı. Karga, çitin üzerinde, "vay! vay!" diye bağırmaya
başladı, öylesine üşüyordu zavallı, donmak işten bile değildi,
zavallı ördeğin durumu çok acıklıydı.
Bir akşam, güneş batarken, bir güzel, bir büyük kuş sürüsü geldi.
Çalılıklardan çıkıyorlardı, tepeden tırnağa ak, tepeden tırnağa
pırıl pırıldılar, yavru ördek böylesine güzel kuşlar görmemişti
hiç. Ne kadar hoştular! kolayca bükülüveren, uzun uzun boyunları
vardı. Duyulmadık bir çığlık kopardılar, büyük güzel kanatları
açıldı, göğe yükseldiler, denizlerin ötesine, sıcak ülkelere
gidiyorlardı; yükseklerden, çok ama çok yükseklerden uçuyorlardı.
Küçük, çirkin ördek, çok tuhaf bir duygu duydu, bir çark gibi
dönmeye başladı suyun içinde, başını havaya, bu kuşlara doğru
uzattı, öyle güçlü, öyle tuhaf bir çığlık kopardı ki, kendisi
de korktu. Tanrım! bu canım kuşları, bu mutlu kuşları hiçbir
zaman unutmayacaktı.
Kuşlar görünmez olunca, çirkin ördek dibe kadar daldı, yeniden
yüzeye geldiği zaman kendinden geçmiş gibiydi. Bu kuşların adını
bilmiyordu, nereye gittiklerini de bilmiyordu, ama çok seviyordu
onları, hiç kimseyi böylesine sevmemişti. Kıskançlık da duymuyordu,
böyle eşsiz bir güzelliğe, inceliğin böylesine erişmeyi nasıl
geçirebilirdi usundan. Ördekler aralarında kalmasına izin verseler,
bütün dilekleri gerçekleşmiş olurdu, başka bir dileği yoktu
zavallı hayvanın!
Kış alabildiğine soğuk geçti; yavru ördek büsbütün donmamak için
durmadan yüzmek zorunda kaldı; içinde yüzdüğü çevre günden güne
daralıyordu; bir kabuk oluşuyor, çatırdıyordu; yavru ördek
hiç durmadan ayaklarını oynatmak zorundaydı, yoksa suyun
üstü kapanacaktı. En sonunda bitkin düştü, kımıldayamadı,
buzların içinde donup kaldı.
Sabah erkenden bir köylü geldi, çirkin ördeği gördü,
postalıyla buzları kırdı, evine götürüp karısına verdi
çirkin ördeği. Çirkin ördek burada yeniden canlandı.
Çocuklar onunla oynamak istediler, ama o kötülük edecekler
sandı, ürküp kaçtı, dosdoğru süt çanağına vardı, sütler
odaya saçıldı, kadın bağırdı, el çırptı, ördek yayığa uçtu,
yayıkta tereyağı vardı, onu da döktü, sonra un fıçısına
sıçradı, un fıçısından çıkarken durumunu bir görmeliydi!
Kadın hep bağırıyordu; maşayla dövmek istiyordu zavallıyı,
çocuklar koşuyor, ördeği yakalayacağım derken her şeyi
deviriyorlardı, gülmeler, çığlıklar gırla gidiyordu!
Bereket versin, kapı açıktı, yavru ördek dışarıya fırlayıp
kaçtı; yeni yağmış karlarla örtülü çalılıkların içinde
saklandı, donmuş gibi kalakaldı orada.
Zorlu kış gününde neler çektiğini anlatmaya yürek mi dayanır?
Hiç anlatmayalım daha iyi... Güneş yeniden ısınıp parlamaya
başladığı zaman, çirkin ördek bir bataklıktaydı. Tarla
kuşları şarkı söylüyorlardı. Çok güzel bir ilkbahardı.
Yavru ördek kanatlarını açtı birdenbire, kanatları
eskisinden daha çok hışırdadılar, alıp götürdüler yavru ördeği;
ördek hemen bir bahçede buldu kendini. Elma ağaçları çiçekteydi,
leylaklar çok güzel kokular saçıyor, uzun, yeşil kollarını
kıvrıntılı hendeklere doğru sarkıtıyorlardı.
Tanrım, ne kadar güzeldi burası, ilkbaharın tatlılığı ne kadar
güzelleştirmişti burayı! Tam önünde üç kuğu ilerliyordu,
az önce sık dallar arasından dışarı çıkmışlardı. Kanat çırpıyor,
ağır ağır uçar gibi yüzüyorlardı. Çirkin ördek bu çok güzel
hayvanları tanıdı, tuhaf bir keder sardı içini.
"Size doğru uçacağım, soylu kuşlar, siz de, bu çirkinliğimle
yanınıza yaklaşmayı göze aldığım için, beni öldüreceksiniz!
Ama zararı yok; ördeklere ısırılmaktan, tavuklara dövülmektense,
kümesteki kirli kazın ayağıyla itilmektense, sizin elinizden
ölmek daha iyi!" dedi içinden. Suya uçtu, eşsiz kuğulara doğru
yüzdü. Kuğular onu gördüler, kanat çırpa çırpa yanına koştular.
"İsterseniz beni öldürün!" dedi zavallı hayvancık, ölümünü
bekleyerek suya doğru eğdi başını. Ama duru suda bir de ne
görsün! Duru suda kendi imgesini gördü, ama o kül rengi,
beceriksiz, çirkin, iğrenç kuşun imgesi değildi bu imge.
Kuşkuya yer yoktu, kendisi de kuğuydu.
Kuğu yumurtasından çıktıktan sonra, ördekler arasında
doğmanın ne önemi vardı!
Geçirdiği acıların büyüsüyle büyülenmiş gibiydi; mutluluğun,
kendisini karşılayan görkemliliğin değerini daha iyi biliyordu.
Büyük kuğular çevresinde yüzüyor, gagalarıyla okşuyorlardı onu.
Küçük çocuklar bahçeye geldiler, ekmek attılar, taneler attılar
suya, en küçükleri: "Yeni bir kuğu mu gelmiş?" diye haykırdı.
Öteki çocuklar çok sevindiler: "Evet, yeni bir kuğu var!"
dediler. El çırptılar, halka olup dansettiler, koştular,
ana babalarını çağırdılar, güzel yemler atıldı suya.
"Kuğuların en güzeli yeni gelen!" dedi herkes. "Öyle genç ki,
öyle güzel ki!"
Yaşlı kuğular genç kuğuyu selamladı.
Genç kuğu şaşırıp kalmıştı, başını kanadının altına sakladı.
Çok mutluydu ama hiç de kibirli değildi, iyi yürekliler
kibirli olmazdı ki! Kaç kez alaya alındığını, koyulduğunu düşünüyordu, şimdi de güzel kuğuların en güzeli olduğunu söylüyorlardı! Leylaklar dallarını suya, onun üzerine kadar eğiyorlardı, güneş parlıyor, ısıtıyordu. Tüyleri kabardı o zaman, yüreği mutlulukla çarptı, incecik boynu doğruldu:
"Ufak, çirkin bir ördekken, böyle bir mutluluğu usumdan
bile geçirmemiştim!" diye haykırdı.