Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Image Hosted by ImageShack.us


Ne mutlu TÜRK 'üm diyene...

güleryüzlü site...

*~*~*~*~* Öğrendim ki... : Şarabı şerli görüp de şaraba olma kızar, şarap testisi içinde ne varsa dışarı o sızar. *~*~*~*~*

Kasım 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Kasım 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

KURT ile 7 KEÇİ YAVRUSU - Grimm Kardeşler

boyamakitabi_kurtve 

Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:
- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!

Küçük oğlaklar:
- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.

Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:

- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:

- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:

- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:

- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!
Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:

- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?

Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:
- Ayaklarıma bir parça un serp demiş.

Değirmenci kendi kendine:
- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:

- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!
Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:

- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Oğlaklar bağrışmışlar:

- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.

Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:

- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.

Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:
- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?

Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:
- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.

Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:

Şu acayip işe bak!
Karnım bir şeyle dolmuş;
Yuttuğum altı oğlak
Sanki birer taş olmuş!

demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:

- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler

Çirkin Ördek -2

                                                                                                                                                                                                                                                               86007qo5 Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.
“Artık çiftliğe dönüp oradikelere yeni ailemi gösterebilirim!” diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.
O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”
“Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.
Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.
“Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş.
“Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”
Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeik hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep ‘Çirkin Ördek’ diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağğıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.
Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.
Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.
Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.
Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördek’in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.
“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi önmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.
Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.
Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yannlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.
Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek’i görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”
Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.
Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika küyleri varmış.
“Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoşgeldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.
Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU

ackm_bir_rdek_-_komik_resimler
ÇİRKİN ÖRDEK

Alıntı:
Hans Christian ANDERSEN

Çev: Tahsin Yücel
 


Tanrım, ne hoş havaydı o öyle, kırlar ne güzeldi!
Mevsim yazdı. Buğdaylar sarıydı, yulaflar yeşil.
Yeşil çayırlara demet demet kuru otlar yığılmıştı.
Bizim leylek baba uzun, kırmızı ayaklarının üzerinde
ağır ağır yürüyor, Mısırlıların dilini konuşuyordu,
anasından öğrenmişti bu dili. Tarlaların çevresinde
büyük ormanlar, ormanların ortasında derin göller
vardı; evet, kırlar gerçekten çok güzeldi. Bir eski
şato yükseliyordu güneşin altında, derin hendeklerle
çevriliydi, hendeklerde sular vardı. Dip duvarlarından
suya kadar, dulkadın otları uzanıyordu. Dulkadın
otları öyle bir boyatmışlar, öyle bir boyatmışlardı ki,
çocuklar en büyüklerinin ardında görünmeden
saklanabilirlerdi: sık ormanlar kadar yabanıl bir
yerdi burası, bir ördek buraya yuva yapmıştı;
yumurtalardan çıkacak yavrularının üzerinde kuluçkaya
yatıyordu, ama artık bıkmaya başlamıştı doğrusu;
haksız da sayılmazdı, ne zamandır sürüp gidiyordu
bu iş, kendisini görmeye gelenler de çok azdı;
öteki ördekler, kendisiyle konuşmak için tırmana
tırmana gelip bir dulkadın otunun altında kalmaktansa,
hendek sularında dolaşmayı yeğ tutuyorlardı.

En sonunda yumurtalar birer birer çatlamaya başladı,
"çıt! çıt!" diye bir ses duyuldu. Hay Allah, bütün
yumurta sarıları canlanıvermişler, başlarını çıkarıyorlardı.

"Vak! vak!" diyordu bizim ördek ana, yavru ördekler
de ellerinden geldiğince çırpınıyor, dört bir yana
bakıyorlardı yeşil yapraklar altından; anaları hiç
sesini çıkarmıyordu, gönüllerince baskınlardı… ne
diye ses çıkaracaktı, yeşil çok iyi gelirdi gözlere.

"Dünya ne kadar da büyük!" diyordu bütün yavrular;
haksız da sayılmazlardı doğrusu, yumurta içinde
kaldıkları zamana göre çok daha geniş bir yerdeydiler.

"Siz dünyayı burası mı sanıyorsunuz!" diyordu anaları.
"Bahçenin ötelerine, bahçenin ötelerinden de öteye,
buğday tarlasına kadar uzanır gider bu dünya, aman
ben hiç gitmedim o buğday tarlasına ... Neyse,
söyleyin bakalım, hepiniz tamam mısınız bari'!"
Kalktı baktı.

"Hayır, tamam değilsiniz daha", diye söylendi.

"En büyük yumurta duruyor; ne kadar sürer acaba'!
Bıktım doğrusu!" dedi, gene yattı.

Kocamış bir dişi ördek bir merhaba demeye gelmişti:

"Ne var ne yok?" diye sordu.

"Bir yumurta için yatıyoruz işte", dedi ana ördek;
"yavru yumurtayı delmiyor bir türlü; ama öbür yavruları
göreceksin, gördüğüm ördeklerin en güzelleri bunlar;
hepsi de babalarına, şu hiç yanıma uğramayan serseriye benziyor."

"Çatlamayan yumurtayı bir göreyim", dedi kocamış ördek.

"Aaaa ! Bir hindi yumurtası bu yumurta, inan bana!
O tuzağa bir kez de ben düşmüştüm; çok çekmiştim ufaklıklar
yüzünden, onlar sudan çok korkarlar. Tanrı inandırsın seni,
bir türlü suya girmeye razı edemiyordum; ne kadar homurdansam,
ne kadar sürüklesem boşunaydı, sözümü dinletemiyordum ...
Dur da bir bakayım şöyle ... evet, canım, evet, hindi
yumurtası bu yumurta; onu bırak beni dinlersen, bırak
da öteki çocuklarına yüzme öğretmeye bak."

"Olsun varsın, biraz daha yatarım, dedi ana ördek,
çoktandır yatıyorum nasıl olsa, daha da yatabilirim."

"İyi, iyi, sen bilirsin!" dedi kocamış ördek, çekip gitti.

Bir gün iri yumurta da çatladı. Yavru "cik! cik!" deyip çıktı;
hem iri, hem de çirkindi. Ana ördek baktı, baktı:

"Koskocaman bir ördek yavrusu işte", dedi; "ötekilerin
hiçbirine benzemiyor, gene de hindi yavrusu olmasa gerek;
her neyse, az sonra anlaşılır; ayaklarımla itince suya
girerse, tamamdır."

Ertesi gün hava çok güzeldi; yeşil dulkadın otları
üzerinde güneş parlıyordu. Ana ördek çoluğunu çocuğunu
topladı, hendeğin kıyısına geldi. Cup diye atlayıverdi

suya. "Vak! vak!" dedi, birbirleri ardından yavru ördekler
de daldılar; başlarının üzerinden sular geçiyordu, ama hemen
yüzeye geliyor, güzel güzel yüzüyorlardı; nasıl oynamak
gerekirse öyle oynuyordu ayakları, hepsi de sudaydı şimdi,
o çok çirkin, çok kocaman, külrengi yavru da onlarla
birlikte yüzüyordu.


"Yok, canım, yok, hindi mindi değil", dedi ördek;
"bak, ne güzel kullanıyor ayaklarını, hem de nasıl
dik duruyor! Bu yavru benim türümden! Ne olursa olsun,
iyice bakınca görülüyor, çok güzel bir yavru! Vak, vak!. ..
benimle gelin şimdi, gelin de dünyayı gezdireyim size,
sizi ördek avlusuna götüreyim, tanıştırayım sizi,
ama yanımda durun da ayaklarınıza basmasınlar,
kediden de sakının."

Ördek avlusuna geldiler. Korkunç bir gürültü vardı
burada, iki aile kavga ediyordu, bir yılanbalığı
başını paylaşamıyorlardı, sonunda bir kedi kaptı bu başı.

"Dünya böyledir işte," dedi ördek ana, gagasını oynattı,
bu başa kendisi konmak isterdi. "Hadi bakalım, oynatın
şu ayaklarınızı", diye seslendi, "hem de biraz çabuk olun,
oraya, kocamış ördeğin önüne gelince boynunuzu eğin;
en üstün ördeği odur buranın; İspanyol kanındandır,
bunun için de şişmandır, görüyorsunuz, ayağında da
bir kırmızı kurdele var; hoş şeydir kurdele, bir ördeğin
erişebileceği seçkinliklerin en yükseğidir, bu im ondan
vazgeçilemeyeceğini, hayvanların da, insanların da bunu
bilmeleri gerektiğini gösterir. Hadi yallah! Ayaklarımın
altına girmeyin, görgülü bir ördek yavrusu, anası babası
gibi, ayaklarını aça aça yürür. Güzel! Hadi şimdi boynunuzu
eğin de “vak, vak” deyin bakalım."


 
 
 


 
Her sözünü yerine getiriyordu yavruları. Öteki ördekler,
çevrelerinde toplanmış, onlara bakıyorlardı:

"Bak şu işe!" diyorlardı yüksek sesle. "Eski kalabalıklığımız
yetmiyormuş gibi, bir aile daha çıktı başımıza. Aman Tanrım!
Biri de ne kadar çirkin bunların! Yok, biz bunu istemeyiz doğrusu!"

İçlerinden biri havalandı, geldi, çirkin yavrucuğun boynunu ısırdı.

"Dokunma", dedi ana ördek, "kimseye bir şey yapmadı."
Yavruyu ısıran dişi ördek:

"Öyle, ama hem çok iri, hem çok çirkin, böylelerini alaya
almak gerekir", diye yanıtladı.

Ayağı kırmızı kurdeleyle süslü, kocamış ördek de söze karıştı:

"Çok güzel çocuklarınız var doğrusu, ana hanım", dedi.
"Hepsi de güzel ya şu yavru hiç güzel değil; onu yeniden yapasınız isterdim."

"Olanaksız, efendim", dedi ana ördek. "Güzel değil, ama huyu
çok iyi, ötekiler kadar güzel yüzüyor. Hem zamanla güzelleşir
bana kalırsa… Ya da biraz küçülür.

Yumurtasının içinde fazla kaldı da ondan böyle uygunsuz
oldu boyu." Tüylerini düzeltti. "Nasıl olsa bir ördek hem de",
dedi, "iriliğinin önemi yok. Herhalde güçlü bir ördek olacak,
bu da kendince bir yol tutturacak işte."

"Öteki yavrular pek sevimli doğrusu", dedi kocamış dişi ördek;
"kendi evinizdeymiş gibi davranabilirsiniz burada, bir yılanbalığı başı bulursanız, bana getirebilirsiniz."

Onlar da kendi evlerindeymiş gibi davrandılar.

Ama yumurtadan en son çıkan, öylesine çirkin olan zavallı yavru,
ısırıldı, itildi, kakıldı, alaya alındı, dişi ördeklerle tavuklar
yaptı bu işi. "Çok büyük, canım!" diyordu hepsi de. Hindi de
huysuzun biriydi, mahmuzlarla doğdu diye imparator sanırdı kendini,
yelken açmış gemiler gibi kabardı, zavallı yavrunun üzerine atıldı,
boğuk boğuk sesler çıkardı, kafası kıpkırmızı kesildi. Zavallı
ördek yavrusu, nereye sokulacağını bilemiyordu, böylesine
çirkin göründüğü, herkesin maskarası olduğu için çok üzgündü.

İlk gün böyle geçti işte, sonra durum günden güne büsbütün kötüleşti.
Herkes kovdu zavallı ördeği, kardeşleri bile çok kötü davranıyorlardı.

"Seni gidi çirkin ördek, iğrenç ördek, seni!" diyorlardı,
"Seni bir kedi kapsa da alsa götürse ne iyi olur!"

Annesi de:

"Çok uzaklarda olmanı isterdim!", diye söyleniyordu.

Ördekler ısırıyor, tavuklar gagalıyorlardı zavallıyı,
hayvanlara yem veren kız da onu ayağıyla itiyordu.

En sonunda, dayanamadı, çitin üzerinden uçtu; çalılıklar
içindeki küçük kuşlar ürktüler bunu görünce, havalanıp
kaçıştılar. "Çirkinim de ondan", diye düşündü yavru ördek,
gözlerini yumdu, koşa koşa uzaklaştı. Sonra büyük bir
bataklığa geldi, yaban ördekleri yaşardı burada.
Geceyi bu bataklıkta geçirdi, çok yorgundu, üstelik kederliydi de.
 
   


 
Sabah oldu, yaban ördekleri uçmaya başladılar, yeni
arkadaşlarını görünce de:

"Sen hangi tür kuşlardansın?", dediler.

Yavru ördek dört bir yana döndü, elinden geldiğince
güzel selamlar vermeye çalıştı.

"Doğrusu çok çirkinmişin", dedi yaban ördekleri,
"ama bizim aileden biriyle evlenmeye kalkmazsan,
bizim için farketmez."

Zavallıcık! Evlenmek usundan bile geçmiyordu,
sazlar arasında yatıp kalkmasına, birazcık bataklık
suyu içmesine izin versinlerdi de ne olursa olsundu,
bu kadarına razıydı.

Bataklıkta iki gün kaldı, sonra iki yaban kazı geldi
yanına, ikisi de erkekti, ikisi de çok gençti daha,
bunun için kaba konuşuyorlardı.

"Bizi dinle, arkadaş, dediler, öylesine çirkinsin ki
senden hoşlandık; bizimle birlikte gelmek, bizimle
birlikte gelip göçmen kuş olmak ister misin? Şuracıkta
bir bataklık var, bizim güzel kazlar orada, çiçeği
 burnunda genç kız hepsi de, 'vak, vak!' demesini de bilirler.
Bu çirkinlik sende olduktan sonra, orada çok gönüller kazanırsın!"

Birden "bom! bom!" diye bir ses duyuldu. Yaban kazları
sazlıklar içine cansız düştüler, sular kandan kıpkırmızı
kesildi; "bom bom" sesi yeniden çınladı, sazlıklardan
yaban kazları havalandı; tüfekler yeniden patladı.
Büyük bir av vardı; küçük gölün çevresinde avcılar
toplanmışlardı, kimileri de kamışların üzerine doğru
eğilen ağaç dallarına çıkmıştı; koyu renkli ağaçlar
arasında mavi dumanlar, bulutları andırıyordu, asılmış
gibi duruyordu suyun üzerinde. Köpekler şapur şupur
suya girdiler! Kamışlar, sazlar dört bir yana eğiliyordu;
zavallı yavru ördek için çok korkunç bir şeydi doğrusu,
kanadının altına saklanmak için başını çevirdi,
bu sırada kocaman, hem de korkunç bir köpek dikildi
karşısına; upuzun bir dili vardı köpeğin; başını
ördeğe yaklaştırdı, sivri dişlerini gösterdi, ama
sonra dokunmadan uzaklaştı.

"Tanrıya bin şükür", dedi yavru ördek, içini çekti.
"Öylesine çirkinim ki, köpek bile ısırmadı beni."

Kamışlar arasında yağmur gibi kurşunlar yağıp tüfekler
gümbürderken kımıldamadan durdu.

Derken gün epeyce ilerledi, ortalık yatıştı, gene de
kalkmayı göze alamadı zavallı yavru, çevresine bakmadan
önce saatlerce bekledi, sonra bu bataklıktan elden
geldiğince çabuk uzaklaşmak istedi; tarlalar, çayırlar
içinde koştu, koştu, yel de öyle zorlu esiyordu ki,
güçlükle ilerliyordu.
 


 
Akşama doğru, ufak, yoksul bir köylü kulübesine vardı,
bu kulübe öyle eski, öyle bakımsızdı ki, hangi yana
devrileceğini bilemiyor, ayakta duruyorsa hangi yana
devrileceğini bilemediği için duruyordu. Fırtına da
zorlu mu zorluydu. Yavru ördek, fırtınaya karşı direnebilmek
için, kuyruğunun üstüne oturmak zorunda kaldı; gittikçe
kötüleşiyordu durumu; ama kapı menteşelerinden biri yok
olmuştu, bir aralık vardı, bu aralıktan kulübeye
girebilirdi; öyle yaptı.


Kocamış bir kadın yaşıyordu burada, bir kedisi, bir de
tavuğu vardı. Kedinin adı Fiston'du, sırtını kabartmasını da,
“mırmırlanma”sını da biliyordu, kıvılcımlar bile sıçratırdı ya
bunun için tüylerini ters yanından okşamak gerekirdi.
Tavuğun da küçük, bodur ayakları vardı, bunun için
Bastıbacak Kikeli derlerdi adına; iyi yumurtlardı doğrusu,
kadın da onu öz kızı gibi severdi.

Sabah oldu, yabancı yavru ördeği hemen gördüler, kedi
mırmırlanmaya başladı, tavuk da gıtgıdak etmeye.

"Ne var? Ne oluyor?" diye sordu kadın, çevresine baktı,
gözleri iyi görmezdi, yolunu şaşırmış, yağlı, şişman bir
dişi ördek sandı yeni geleni. "İşler tıkırında", dedi,
"ördek yumurtası da yiyeceğim; yeter ki, bir erkek
ördek olmasın! Her neyse, yakında anlarız durumu!"

Üç hafta konuk etti yavru ördeği, ama bir yumurta bile
geçmedi eline. Kedi evin efendisiydi, tavuk da hanımı,
"Biz ve dünya", deyip duruyorlardı hep, dünyanın yarısını,
hem de en iyi bölümünü kendilerinin oluşturduklarını sanıyorlardı.


Yavru ördek başka türlü de düşünebileceğini söylüyordu
ya tavuk hiç beğenmiyordu bu düşünceyi.

"Yumurta yumurtlamasını bilir misin?" diye soruyordu. "Hayır."

"Öyleyse kapat gaganı, otur oturduğun yerde."

Kedi de:

"Sırtını kabartmasını, mırmır etmesini, kıvılcımlar sıçratmasını
bilir misin?" diye soruyordu.

"Hayır, bilmem."

"Öyleyse kapat gaganı, aklı başında kişiler konuşurken sana söz düşmez."

Yavru ördek bir köşede kalıyordu. Keyifsizdi, bu yüzden
açık havayı, güneşin parıltısını düşünmeye başladı; sular
üzerinde yüzmek için görülmedik bir istek duydu; en sonunda
dayanamadı, tavuğa da açtı konuyu.

"Sana ne oluyor böyle?" dedi tavuk. Hiçbir şey yaptığın yok
da ondan böyle saçma, böyle delice isteklere kapılıyorsun.
Yumurtla, ya da mırmırla, sıkıntın geçer o zaman!"

"Ama su üstünde yüzmek çok güzeldir", dedi ördek yavrusu.
"Başımızın üzerinden sular sıçratmak, dibe kadar dalmak da
çok güzeldir!"

"Beğeniye bak!" dedi tavuk. "Delisin sen. Ben kediden daha
akıllı hayvan tanımıyorum, ona sor bakalım, su üzerinde yüzmeyi,
ya da diplere dalmayı seviyor mu? Hadi, ben kendimi
karıştırmayayım ya, hanımımızdan, kocamış kadından daha
akıllı kimse bulunmaz bu dünyada, istersen bir de ona sor.

Yüzmek, ya da başının üstünden sular sıçratmak ister mi acaba?"

"Siz beni anlamıyorsunuz", dedi yavru ördek.

"O ne biçim sözmüş öyle? Biz de anlamazsak kim anlar seni?

Hadi biraz alçakgönüllü davranayım, kendimi karıştırmayayım,
ama kediyle kocamış kadından daha akıllı olduğunu da ileri
sürecek değilsin ya! Delilik etme, yavrum, bırak bu delilikleri
de sana yaptığı iyilikler için ulu Tanrı'ya şükret. Sıcacık bir
eve kapılandın, bilgini artıracak bir topluluk buldun. Ama ahmağın
birisin, seninle arkadaşlık etmek hoş bir şey değil. Ben senin
iyiliğini istiyorum, inan bana, tatsız şeyler söylüyorum, ama
gerçek dostlar da böyle sözlerden anlaşılır, dost acı söyler,
 bilirsin; yumurtlamaya, mırmırlamasını, kıvılcım sıçratmasını
öğrenmeye çalış, yapacağın en iyi şey budur."

Küçük ördek içini çekti:

"Anlaşılan ben uçsuz bucaksız dünyaya gideceğim", dedi.

"İyi ya, öyle yap", dedi tavuk.

Yavru ördek yola çıktı böylece; sular üzerinde yüzdü, diplere
daldı, ama çirkinliği yüzünden bütün hayvanlar onu küçümsüyordu.

Sonra güz gelip çattı. Ormanda yapraklar sarardı, bozardı. Yel
de tuttu kopardı bu yaprakları. Kuru yapraklar dört bir yanda
dansetti. Havalar soğudu; bulutlar, dolularla, karlarla yüklenip
ağırlaştı. Karga, çitin üzerinde, "vay! vay!" diye bağırmaya
başladı, öylesine üşüyordu zavallı, donmak işten bile değildi,
zavallı ördeğin durumu çok acıklıydı.
 


Bir akşam, güneş batarken, bir güzel, bir büyük kuş sürüsü geldi.

Çalılıklardan çıkıyorlardı, tepeden tırnağa ak, tepeden tırnağa
pırıl pırıldılar, yavru ördek böylesine güzel kuşlar görmemişti
hiç. Ne kadar hoştular! kolayca bükülüveren, uzun uzun boyunları
vardı. Duyulmadık bir çığlık kopardılar, büyük güzel kanatları
açıldı, göğe yükseldiler, denizlerin ötesine, sıcak ülkelere
gidiyorlardı; yükseklerden, çok ama çok yükseklerden uçuyorlardı.

Küçük, çirkin ördek, çok tuhaf bir duygu duydu, bir çark gibi
dönmeye başladı suyun içinde, başını havaya, bu kuşlara doğru
uzattı, öyle güçlü, öyle tuhaf bir çığlık kopardı ki, kendisi
de korktu. Tanrım! bu canım kuşları, bu mutlu kuşları hiçbir
zaman unutmayacaktı.

Kuşlar görünmez olunca, çirkin ördek dibe kadar daldı, yeniden
yüzeye geldiği zaman kendinden geçmiş gibiydi. Bu kuşların adını
bilmiyordu, nereye gittiklerini de bilmiyordu, ama çok seviyordu
onları, hiç kimseyi böylesine sevmemişti. Kıskançlık da duymuyordu,
böyle eşsiz bir güzelliğe, inceliğin böylesine erişmeyi nasıl
geçirebilirdi usundan. Ördekler aralarında kalmasına izin verseler,
bütün dilekleri gerçekleşmiş olurdu, başka bir dileği yoktu
zavallı hayvanın!

Kış alabildiğine soğuk geçti; yavru ördek büsbütün donmamak için
durmadan yüzmek zorunda kaldı; içinde yüzdüğü çevre günden güne
daralıyordu; bir kabuk oluşuyor, çatırdıyordu; yavru ördek
hiç durmadan ayaklarını oynatmak zorundaydı, yoksa suyun
üstü kapanacaktı. En sonunda bitkin düştü, kımıldayamadı,
buzların içinde donup kaldı.

Sabah erkenden bir köylü geldi, çirkin ördeği gördü,
postalıyla buzları kırdı, evine götürüp karısına verdi
çirkin ördeği. Çirkin ördek burada yeniden canlandı.

Çocuklar onunla oynamak istediler, ama o kötülük edecekler
sandı, ürküp kaçtı, dosdoğru süt çanağına vardı, sütler
odaya saçıldı, kadın bağırdı, el çırptı, ördek yayığa uçtu,
yayıkta tereyağı vardı, onu da döktü, sonra un fıçısına
sıçradı, un fıçısından çıkarken durumunu bir görmeliydi!
Kadın hep bağırıyordu; maşayla dövmek istiyordu zavallıyı,
çocuklar koşuyor, ördeği yakalayacağım derken her şeyi
deviriyorlardı, gülmeler, çığlıklar gırla gidiyordu!

Bereket versin, kapı açıktı, yavru ördek dışarıya fırlayıp
kaçtı; yeni yağmış karlarla örtülü çalılıkların içinde
saklandı, donmuş gibi kalakaldı orada.

Zorlu kış gününde neler çektiğini anlatmaya yürek mi dayanır?
Hiç anlatmayalım daha iyi... Güneş yeniden ısınıp parlamaya
başladığı zaman, çirkin ördek bir bataklıktaydı. Tarla
kuşları şarkı söylüyorlardı. Çok güzel bir ilkbahardı.
 


Yavru ördek kanatlarını açtı birdenbire, kanatları
eskisinden daha çok hışırdadılar, alıp götürdüler yavru ördeği;
ördek hemen bir bahçede buldu kendini. Elma ağaçları çiçekteydi,
leylaklar çok güzel kokular saçıyor, uzun, yeşil kollarını
kıvrıntılı hendeklere doğru sarkıtıyorlardı.

Tanrım, ne kadar güzeldi burası, ilkbaharın tatlılığı ne kadar
güzelleştirmişti burayı! Tam önünde üç kuğu ilerliyordu,
az önce sık dallar arasından dışarı çıkmışlardı. Kanat çırpıyor,
ağır ağır uçar gibi yüzüyorlardı. Çirkin ördek bu çok güzel
hayvanları tanıdı, tuhaf bir keder sardı içini.

"Size doğru uçacağım, soylu kuşlar, siz de, bu çirkinliğimle
yanınıza yaklaşmayı göze aldığım için, beni öldüreceksiniz!
Ama zararı yok; ördeklere ısırılmaktan, tavuklara dövülmektense,
kümesteki kirli kazın ayağıyla itilmektense, sizin elinizden
ölmek daha iyi!" dedi içinden. Suya uçtu, eşsiz kuğulara doğru
yüzdü. Kuğular onu gördüler, kanat çırpa çırpa yanına koştular.

"İsterseniz beni öldürün!" dedi zavallı hayvancık, ölümünü
bekleyerek suya doğru eğdi başını. Ama duru suda bir de ne
görsün! Duru suda kendi imgesini gördü, ama o kül rengi,
beceriksiz, çirkin, iğrenç kuşun imgesi değildi bu imge.
Kuşkuya yer yoktu, kendisi de kuğuydu.

Kuğu yumurtasından çıktıktan sonra, ördekler arasında
doğmanın ne önemi vardı!

Geçirdiği acıların büyüsüyle büyülenmiş gibiydi; mutluluğun,
kendisini karşılayan görkemliliğin değerini daha iyi biliyordu.
Büyük kuğular çevresinde yüzüyor, gagalarıyla okşuyorlardı onu.

Küçük çocuklar bahçeye geldiler, ekmek attılar, taneler attılar
suya, en küçükleri: "Yeni bir kuğu mu gelmiş?" diye haykırdı.
Öteki çocuklar çok sevindiler: "Evet, yeni bir kuğu var!"
dediler. El çırptılar, halka olup dansettiler, koştular,
ana babalarını çağırdılar, güzel yemler atıldı suya.

"Kuğuların en güzeli yeni gelen!" dedi herkes. "Öyle genç ki,
öyle güzel ki!"

Yaşlı kuğular genç kuğuyu selamladı.

Genç kuğu şaşırıp kalmıştı, başını kanadının altına sakladı.
Çok mutluydu ama hiç de kibirli değildi, iyi yürekliler
kibirli olmazdı ki! Kaç kez alaya alındığını, koyulduğunu düşünüyordu, şimdi de güzel kuğuların en güzeli olduğunu söylüyorlardı! Leylaklar dallarını suya, onun üzerine kadar eğiyorlardı, güneş parlıyor, ısıtıyordu. Tüyleri kabardı o zaman, yüreği mutlulukla çarptı, incecik boynu doğruldu:

"Ufak, çirkin bir ördekken, böyle bir mutluluğu usumdan
bile geçirmemiştim!" diye haykırdı.
 

BİL - BUL

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                  5266626                                                                       **
Soru: Adamın biri gece yarısı yatağının etrafında koşuyormuş. Niçin?
Cevap: Uykusu kaçmış onu yakalıyormuş.


Soru: Adamın biri, güneşin doğduğu yer olan doğuya dönükse, adamın arkası ne olur?
Cevap: Gölgeye.

Soru: Memurlar niçin kravat takarlar?
Cevap: İki yakası başka türlü bir araya gelmediği için.

Soru: İnek niçin kuyruğunu sallar?
Cevap: Sütüne sinek düşmesin diye.

Soru: Bir İskoç'tan daha cimri ne vardır?
Cevap: İki İskoç.

Soru: Sarhoşlar milletvekilliğine niçin adaylıklarını koymazlar?
Cevap: Nutuk kürsüsündeki bardakta içki yerine su olduğu için.

Soru: Deliler niçin şapka yerine başlarına huni koyarlar?
Cevap: Kendilerini akaryakıt varili sandıkları için.

Soru: Güneş niçin tutulur?
Cevap: Ayın güzelliğine âşık olduğu için.

Soru: IV. Murat Osmanlı tahtına çıktıktan sonra ne yaptı?
Cevap: Oturdu.

Soru: Hangi balık, köpekbalığından çok korkar?
Cevap: Pisibalığı.

ŞAŞIRTMACA BİLMECELER

01- Ateş olmayan yerde ne olmaz?
02- Hangi yolda trafik kazası olmaz?
03- Yankesiciler neden modayı takip ederler?
04- Hiç kar yağmayan hava hangisidir?
05- Çalındığı halde görülmeyen şey nedir?
06- Horoz nerede öter?
07- Hangi top zıplamaz?
08- Hangi karnede sıfır olmaz?
09- Hangi bağda üzüm yetişmez?
10- En güzel kokan fil hangisidir?
11- İlk Türk bayrağını kim dikmiştir?
12- Gözlemeyi en çok kim sever?
13- Hangi kazanın kaymakamı yoktur?
14- Arı ile eşek arasında ne fark vardır?
15- Beş yıllık okulu otuz yılda bitirene ne denir?
16- Hangi macunla diş fırçalanmaz?
17- Kim evini kiraya vermez?
18- Dokunmadan tutulan şey nedir?
19- Denizler niçin tuzludur?
20- Hangi istasyonda tren durmaz?
21- Kadın ve politikacıdan ortak beklenti nedir?
22- Hangi ağrı en güzel ağrıdır?
23- Zır cahil bir zenciye ne der?
24- Hangi köye kimse gitmek istemez?
25- Erkekler niçin kravat takar?
26- Elbiselerden başka ne ütülenir?
27- Hangi kale tarihi değildir?
28- Kızdığını en çok kim belli eder?
29- Eve gelen hırsız neyi çalmaz?
30- Meyvelerin şefi hangisidir?
31- Damlaya damlaya ne olur?
32- Hiç ceza alınmadan öldürülen şey nedir?
33- İnsan, en çok hangi zilden etkilenir?
34- En neşeli çiçek hangisidir?
35- Hangi lastik otomobile takılmaz?
36- Sürekli döküldüğü halde tükenmeyen şey nedir?
37- Hangi yazı silinmez?
38- Hangi barajda su olmaz?
39- İpsiz ve mandalsız ne asılır?
40- En hızlı yenilen şey nedir?
41- Yazın en çok kim hava atar?
42- Hangi yapraklar sonbaharda dökülmez?
43- Adamın biri durmadan uluyormuş, neden?
44- En uzun hikâye nedir?
45- Hangi kuşağı belinize bağlıyamazsınız?
46- İçilmeyip, yenen sigara hangisidir?
47- Ankara niçin soğuktur?
48- Hangi kaba su konmaz?
49- Elekle su nasıl taşınır?
50- Hangi kalemle yazı yazılmaz?
51- Hangi gül kokmaz?
52- Hangi bağda üzüm yetişmez?
53- En kestirme yol hangisidir?
54- Avukatlar niçin kadın gibi uzun elbise giyerler?
55- Tüfek, makineli tüfeğe ne demiş?
56- Hiç hareket etmeden neyimizi değiştirebiliriz?
57- Hiç kimsenin okuyamadığı yazı hangisidir?
58- Kadınla radyo arasında ne benzerlik vardır?
59- İki kadınla evlenmenin en kötü tarafı nedir?
60- İlanı aşk ile ilanı harp arasında ne benzerlik vardır?
61- Geveze bir kadın ile tesbih arasında ne gibi bir fark vardır.
62- Termometre ile öğretmen arasında ne benzerlik vardır?
63- Hangi kanun insanları yargılamaz?
64- Bir politikacının ölüp ölmediğini nasıl anlarız?
65- Kimler profesyonel atıcıdırlar?
66- Hangi eve giren senelerce o evden dışarı çıkamaz?
67- Hakem ile trafik polisi arasında ne benzerlik vardır?
68- En gürültülü maç hangi takımlar arasında oynanır?
69- Türkiye’de acil hastalara ameliyattan önce ne verilir?
70- Hostesler neden havada dedikodu yaparlar?
71- Bir kadın kocasını milyoner yapabilir mi?
72- Akılsız başın cezasını kimler çeker?
73- İçinde günlük süt bulunan şey nedir?
74- Memur maaşı ile bulgur pilavı arasındaki benzerlik nedir?
75- Banker ile tanker arasında ne benzerlik vardır?
76- Şişmanlar niçin güneş yağı kullanmazlar?
77- Güneş girmeyen eve ne girer?
78- Milletvekillerinin en çok yediği salata hangisidir?
79- Kitap deftere ne demiş?
80- Hangi ayda 28 gün bulunur?
81- Doktor ile avukat arasında ne fark var?
82- Kırıldığı zaman kullanılan şey nedir?
83- Benzin ile insan arasında ne benzerlik vardır?
84- Nasrettin hoca eşeğine neden ters biner?
85- Karanlıkta neyimizi göremeyiz?
86- Kekemeler ne zaman kekelemezler.
87- En kibar kuş hangisidir?
88- Hangi meslektekiler bir gün bile çalışmazlar?
89- Bir duvar bir duvara ne demiş?
90- Türkiye’nin en efendi ilçesi hangisidir?
91- Hangi yolda yürünmez?
92- Dünyanın döndüğünü en iyi kim bilir?
93- Türkiye’nin en namuslu ilçesi hangisidir?
94- Kral ölürse oğlu ne olur?
95- Üstüne yazı yazılmayan satır hangisidir?
96- Hangi simit yenmez?
97- Her tarafı sayılarla dolu olan adama ne denir?
98- Ayağını yorganına göre uzatmayan ne olur?
99- Hiç yorulmadan dünya yolculuğu yapan şey nedir?
100- En çok acı çeken dağ hangisidir?

CEVAPLAR
01- İtfaiye
02- Samanyolu'nda
03- Ceplerin yerini öğrenmek için!
04- Oyun havası
05- Islık
06- Kendi çöplüğünde
07- Kartopu
08- Sağlık karnesinde
09- Ayakkabı bağında
10- Karanfil
11- Terzi
12- Nöbetçi
13- Trafik kazasının
14- Arının eşeği vardır ama eşeğin arısı yoktur
15- Öğretmen
16- Lahmacunla
17- Kaplumbağa
18- Oruç
19- Balıklar kokmasın diye
20- Benzin istasyonunda
21- Çenelerini kapamaları
22- İlk göz ağrısı
23- Kara cahil
24- Tahtalıköye
25- İki yakaları bir araya gelsin diye
26- Kafa ütülenir
27- Futbol kalesi
28- Ütü
29- Zili
30- Şeftali
31- Su faturası kabarır
32- Vakit
33- Karnında çalan zilden
34- Gül
35- Bel lastiği
36- Dil
37- Alın yazısı
38- Futbolcuların kurduğu barajda
39- Surat asılır
40- Maaş
41- Vantilatör
42- Kitap yaprakları
43- İçine kurt düşmüş de ondan
44- Yılan hikâyesi
45- Gökkuşağını.
46- Sigara böreği
47- 06 olduğundan
48- Ayakkabıya
49- Su dondurularak.
50- Kontrol kalemiyle
51- Virgül
52- Ayakkabı bağında
53- Bilinen yol
54- Çok konuştukları için
55- Amma gevezesin be kardeşim
56- Düşüncemizi
57- Alın yazısı
58- İkisi de her havadan çalar
59- İki kaynanaya sahip olmak
60- Her ikisi de ilan edilir edilmez çarpışmalar başlar
61- Biri çekilir, biri çekilmez
62- Her ikisi de sıfırı gösterdiği zaman, insanlar titrer
63- Yer çekimi kanunu
64- Ağzına bakarız, kapalıysa ölmüştür
65- Politikacılar
66-Cezaevinde
67- Her ikisi de kocaman adam oldukları halde düdük çalarlar
68- Mehter takımı ile bando takımı arasında
69- Gün verilir
70- Yerin kulağı olduğu için
71- Eğer adam daha önce milyarder ise milyoner olur
72- Onu kendilerine "baş" seçenler
73- İnek
74- İkisi de hemen suyunu çeker
75- İkisi de batınca felaket olur
76- Kendi yağlarıyla kavruldukları için
77- Soluk yüzlü ev sahibi
78- Laf salatası
79- Amma da boş adamsın
80- Bütün aylarda
81- Doktor önce soyar, sonra dinler. Avukat önce dinler, sonra soyar
82- Yumurta
83- İkisinin de sulusu çekilmez
84- Eşeğin dikiz aynaları olmadığı için
85- Gölgemizi
86- Konuşmadıkları zaman
87- Baykuştur
88- Gece bekçileri
89- Köşede buluşalım
90- Beyşehir
91- Samanyolu’nda
92- Sarhoş
93- Şereflikoçhisar
94- Yetim olur
95- Kasap satırı
96- Deniz simiti
97- Numaracı
98- Üşütüp, romatizma
99- Posta pulu
100- Ağrı

  

Türkçe

*** 1111111

Yazmıcan mı ?

*** *** 64888457bakmaole7va0mr3ek8  ***

Özlü iki söz...

91999j7z3k61uin **             ************************************************************************************************    

************************************************************************************************

ÇOCUKSU DÜŞLER....(şiir)

  

                                                 

                            

Koşardım çocukça,
Bir çırpıda yolları,
Nerede annemin,
Sımsıcacık kolları.

Sanırdım yaşamak,
Aynıydı düşlerle,
Vedalaştım ömrümdeki,
Son gülüşlerle.

Düşlerim kaldı,
Çocukluk penceremde,
Hayatım siyah-beyaz,
Bir resim çerçevemde.

Bir kağıt uçurtmayla,
Uçurdum hayalleri,
Hiç bitmeyecek sandım,
Masalsı geceleri.

Bir leğen su içinde,
Gemim yelken açardı,
Bir kenardan, kenara,
Aylar süren seferdi.

Uykum kabus olmazdı,
Güzeldi hep rüyalar,
Bilmezdim, bir yerlerde,
Bambaşka bir dünya var.

Nerede beni,
Uzaklara götüren,
Gelmez oldu bir daha,
Düşlerimdeki tren.

          HASAN AYDIN     

          

MEVSİMLER

***
***   ***
 ***
 ***
 *** ***
 ***
***  ***
 ***
 ***
EN KRAL 1 0 ' da İ L K S I R A
Aşk bir ızdırap
ZARA

Ask Bir Izdirap - Zara
*......*......*......*......*......*......*......* *......*......*......*......*......*......*......*
*......*......*......*......*......*......*......* *......*......*......*......*......*......*......*
ÇALIŞMIYORSA SAĞ ÜST KÖŞESİNDEKİ ( x ) İŞARETİNİ iki kere TIKLAYIN...