Kırk Yıllık Kani...
Kilisenin sokağa bakan bahçe kapısının tokmağına şiddetle vurulmaya başlandığında Rahip Petraki her zamanki sofuluğuyla gece zikrini bitirmiş, yatağına girmek üzere beyaz iç entarisini giyiyordu. Tiryandafil il ablası da kapını sesiyle yataktan sıçramışlar, babalarıyla birlikte avluya koşmuşlardı. Kilisenin bütün işlerini, bu arada zangoçluğunu da yapan Selanikli şaşı ihtiyar Anceli Dimitri de uyku sersemliğiyle yarı çıplak bedenini bastonuna yaslayarak bahçeye gelmişti. Hepsi birden istavroz çıkartıyor, kötü bir haber olamasın diye dualar okuyorlardı. Petraki’nin aklına hemen Limni’de bırakıp geldiği hanımı gelmişti.
Kilisenin ana girişindeki ahşap cümle kapısı , yaklaşık bir yüzyılın yükünü çektiğini belirtir gibi gıcırdayışıyla inleyerek gecenin içine bir çığlık gibi açıldığında, meraklı gözler , bir zincir ile kendisini tokmak halkasına bağlayan Ebubekir Kani Efendi ile karşılaştılar. Genç kızın gördükleri karşısında gayri ihtiyari attığı çığlıktaki acıma hissi uykusuzluktan yorulmuş gözlere de sirayet etmiş gibiydi. İlk hayret nöbeti geçince hepsi birden onu çözmeye çalışıyorlar, durmadan da kimin onu buraya bağladığını öğrenmek için soru yağmuruna tutuyorlardı. Yalnızca geriye çekilmiş beklemekte olan genç kız onun neden burada olduğunu biliyor , gözlerinden kaçıramadığı bakışlarıyla ona adeta yaptığının ne çılgına bir şey olduğunu imaya çalışıyordu. İçten içe bu tavrının hoşuna gittiğini de hissetmiş , bundan büyük gurur ve mutluluk da duymuştu. Kaç aşık sevgilisi için böyle çılgınca şeyler yapabilir, kendini feda edebilirdi ki?!... ah bir de babası yaşında olmasaydı!.. Mamafih birçok genç kızın , geek ailesinin siyasi, ekonomik ve sosyal nedenleri yüzünden, gerekse kendi hırs ve tamahları için para, makam ve mevki sahibi yaşlı adamlarla evlenmeleri her yerde görülmekte , özellikle Osmanlı idarecilerinin tercih edilen kocalar olması bu bölgelerde gittikçe yaygınlaşmaktaydı; ama ne olursa olsun kendisi bir Hıristiyan ve adını bilmediği bu adam da bir Müslüman idi. Buna rağmen yıllardır kapanıp kaldığı bu kilise duvarlarının dışında kendisini düşünen bir erkeğin bulunması , hele böylesine gözü karanlık göstermesi hoşuna gitmiyor da değildi. O anda fark etti ki aslında öyle çirkin bir adam da sayılmazdı. Hatta kırçıl sakalları şöyle Hıristiyan delikanlıları gibi güzel bir usturadan geçse ve başındaki sarık yerine işlemeli bir üsküf konulsa pekala hoş birisi bile olabilirdi.
“Rahip Petraki,” diye söze başladı Ebubekir Efendi. “İşte kapınızda bağlı kulunuzun, ister içerde ister dışarıda tutarsınız; ama zincire tattığım kilidin anahtarı hiçbir zaman olmadı. Beni ondan halas edecek irade sizin elinizdedir. Kızınıza ALLAH’ ın emri iki peygamberin kavli üzere talibim . Muhammed(s.a.v.) adına değilse İsa adına onu sizden helalliğe istiyorum. Yaşım belki büyüktür, illa yüreğim zindedir ve bedenim pektir. Voyvoda Alexander’dan beni sorar öğrenirsiniz. Ali paşa’nın mektupçusu Ebubekir Kani dedikleri avare aşık benim.”
“Size gelince sultanım” diye devam etti sonra , rahibin şaşkın bakışları arasında gözlerini yeniden kıza çevirerek, “Tam kırk gün önce görmüştüm sizi ve aşkım bu gece bir pervanenin kanatlarında kemale erdi. Beni kabul ederseniz ALLAH adına , büyük elçileri adına elimden gelen bütün güzellikleri , yegane sermayem olan şu inci taneleri gibi ayağınıza serpmeye, bütün şiir dizelerimi sizin muhteşem güzelliğiniz için dizmeye yemin ederim.”
Kani efendi bu sözleri söylerken kuşağındaki küçük bir keseden çıkardı bir avuç inci, kilisenin taşlık yolunda, zıp zıp , genç kızın ayaklarına doğru akmaktaydı.
Güvertesinden Limni’ye seyrettiği geminin içinde başka şartlarda bulunmayı arzu eden adamın hatıralarıydı bunlar. Daldığı hayallerin ötesinde bir hayat sürebilseydi eğer, bu kalyondan çoluk çocuğa karışmış, torun torba sahibi olmuş rüyalarla da inebilirdi Limni iskelesine. Ama olmamıştı, olamamıştı. Rahip Petraki’nin kuru inadı üç gün boyunca kapıda zincirli, dört yıl boyunca da Silistre’nin aşk dedikodularının konusu olarak kalmasından başka bir işe yaramamıştı. O dört yıl, hayatının en anlamlı dört yılı olmuştu oysa. Herkes kendisiyle alay ederken, yaşına başına bakmadan, dinine diyanetine dikkat etmeden bir papaz kızı sevmiş olmasını dillendirip kınarken o,sevgilisinin adıyla kendi adı birlikte anıldığı için mutlu olmuştu. Tiryandafila da zamanla onu sevmiş kimsecikler bildirmeden zaman zaman Yunanca-Türkçe karışık mektuplar da yazmıştı. İçli , hüzünlü, yakıcı mektuplardı bunlar ve aşk kınanmışı Ebubekir Efendi’nin lirik gazelleriyle karşılık bulmuşlardı. Tiryandafila her mektubuyla birlikte, ilanıaşk gecesinde ayağına serptiği incilerden bir tanesinin saçını teline takarak kendisine göndermiş, karşılığını da hep bir şiir olarak okumuştu. Ebubekir Efendi ondan son bir mektup daha beklemiş ama o mektup hiç gelmemişti. Bu son mektup ata yadigarı inci kolyenin en iri halkası gelmemişti. Bu son mektup ata yadigarı inci kolyenin en iri halkası olan yuvarlak dürdaneyi taşıyor olacaktı. Bu kırkıncı inci tanesi olacaktı ve ne Ebubekir Efendi kırkıncı mektubu okuyabildi, ne de sevgilisi kırkıncı şiiri.
Ebubekir Efendi, o günden sonra her nereye gitse, ne zaman aşk acısını ansa, hangi akşamda Tiryandafila’yı hatırlasa, hep pazıpendine saklayıp taşıdığı otuz dokuz inci tanesini yoklayarak kendini avuttu, onların sıcaklığı ve sevgilinin saç tellerinin kokuksu ile teselli buldu. Kırkıncısı hep özlenen ve umutla beklenen saç telleri... Bir ömrüm bütün sermayesi..
Dördüncü yılda Rahip Petraki halkın ayıplamalarından ve kızı hakkında çıkarılan dedikodulardan bıkmış ve Ebubekir Efendi’ye kiliseye çağırmış, Ona,
--Bak a Ebubekir Efendi, demişti, artık dayanacak gücüm kalmadı, kızımı sana vereceğim, ama bir şartla: Derhal dinini değiştirip Hıristiyanlığı kabul edecek, vaftiz olacaksın!...
Ebubekir Efendi önce içini yokamış , rahibin bir din adamı gibi değil de bir zalim gibi davranmasına içerlemiş, biraz da kızının gönlünü kazanmış olmanın verdiği gurur ile tarihe geçen o ünlü sözünü söylemişti.
--İnsaf eyle Petraki Efendi, kırk yıllık Kani olur mu Yani!...
Sonraki yıllarda bu kararını hep düşünüp durmuş, yürekten olmasa da dil ucuyla “peki” diyebileceği ihtimalini gözden geçirmiş, sevgilinin hasreti çiğerine çöktükçe bundan pişman olmuş, sonra da bu düşüncesinden utanmıştı. Tiryandafila acaba yalancıktan din değiştirmiş bir aşık istermiydi? Kendisi acaba gerçekten dinini değşitirmeye hazır mıydı? Eğer dinini değiştirmiş gib yapsaydı, kim bilir, belki sonradan Tiryandafila müslüman olabilirdi ama ikisi mutlu bir ömür sürebilirler miydi? Buna benzer bir yığın soru, yıllarca peşini takip edip durdu ama hem kendisi, hem de sevgilisi, verdiği karar ve tarihe geçen o sözünden hiç pişman olmadılar.
Dört yılın sonunda Rahip Petraki kızını Limni’ye göndermeyi kafasına koymuş, bunu kızına söylemişti. O günün gecesinde kızı kiliseden kaçıp Ebubekir efendi’nin evine gelmiş; iki aşık ilk defa bir çatının yalnız kalmışlar ve ortaya bir Kur’an , bir İncil , bir kılıç, bir paskalya somunu , bir avuç tuz koyarak el basıp ömür boyu birbirlerini sevmeye yemin etmişlerdi. Elleri ilk kez o gecede birbirine değdi ve bir daha hiç değemedi. Nefesleri ilk kez o gece birbirine karıştı ve bir daha hiç buluşamadı. Bedenleri ilk o gecede boylu boyunca sarıldı ve bir daha asla kucaklaşamadı. O gecenin sabahında yazılan kırkıncı gazel Ebubekir Efendi’nin pazıpendi içinde , incilerin ve saç tellerinin yanında muska biçiminde hep sarılı kaldı ve asla okuyanı olmadı.
alıntı:http://tiryandafilam.blogcu.com

..........


